| ‘SEMA’YLA İRTİBATLI BİR HASTANE |
|
Prof. Dr. Ferid el-Ensârî / Fas
|
Sadece bir “hastane”.. Ancak diğer hastanelere hiç mi hiç benzemez.. Bildiğimiz hastanelerden çok farklı ve tamamen nev-i şahsına münhasır.. Bu farklılık, tâ kapıdan başlar.. İçeri adım atar atmaz, ruhun duru iklimi hissedilir; tıpkı mü’min’in namazı eda etmek üzere saffa katılması esnasında hissettiği “iman meltemi” gibi bir şey.. Bu hastanede her şey kendince, istidat ve kabiliyet diliyle insanı selamlar.. Derken derin bir güven ve üfül üfül iç huzur insanı çepeçevre sarmalayıverir.
Sema Hastanesini diğer hastanelerden farklı kılan bu güzel atmosfer; sadece, hastanenin İstanbul’un en güzel kıyısında bulunması, pencerelerinin Marmara denizinin eşsiz güzelliğine ve insanın tasvir etmekten aciz kaldığı adaların cezbediciliğine açılmasından ileri gelmiyor. Aynı şekilde, hastanenin farklılığı, sadece onun en modern tıbbî cihazlarla donatılmış olmasından, bütün ihtisas gerektiren tıbbî birimleri barındırmasından ve farklı tedavi ünitelerini kapsamasından da kaynaklanmıyor. Evet, bu hastaneyi farklı kılan hususlarda, adı geçen yönlerin de payı mevcuttur mutlaka; ancak bütün bunların yanında bu hastanenin tıb ve tedavi -hatta bütün bir hayat- alanında en önemli özelliği, onun sımsıcak bağrında yatmaktadır ki, o özellik de “insan” faktörüdür. Yöneticisi, doktoru, hemşiresi, hasta bakıcısı, yardımcısı ve hizmetlisine varana kadar bütün hizmet üniteleri ve ihtisasları, kelimenin tam manasıyla “insan”ı temsil etmektedir. Bu özelliklerin bütünü, hastanenin parıl parıl parlayan aydınlık yüzünü ve gerçek çehresini oluşturur. Bu kadro, diler tedavi için atmosferine sığınan, dilerse tıbbî bir hususu danışmak üzere kapısını çalan herkesi, bağrına basar.. Bağrına basarken, anlayışları bakışlarına yansır ve bakışları bu güzide kadronun varlığa karşı beslediği derin sevgiyi ele verir. Gönlün iyilik deryasında benliğiyle erimiş ve insanlığa hizmet için adanmışlık düşüncesinde fâni olmuş bu gönüllerden taşan yüce ruh, hastane atmosferinde sevinç, itminân ve revh ü reyhân esintisi hâsıl eder ve üfül üfül cennet kokularıyla dolmasına vesile olur.. Derken sökün eden bu güzellikler armonisi, gerek ziyaretçi gerekse hastaların gönlünü derin bir huzur ve ümide garkeder ve içlerindeki ümitsizlik ile karamsarlığı bir daha dirilmemek üzere siler-süpürür. Dahasını söyleyeyim, bu hastaneyi birkaç defa tedavi amaçlı ziyaret etmiş biri olarak bizzat ben, pencerelerinden ve balkonlarından çok güçlü bir “nur”un taştığını ve Kevser gibi uzayıp gidişini, hatta çağıldamalarını gördüm. Kanmalarına vesile olsun diye çevresinde yaşayan suya hasret bütün canlıların.. Hayır hayır, bütün bir İstanbul şehrinin… Belki de -neden olmasın?!- bütün bir Anadolu’nun… Bunun en büyük sırrı ve en önemli kaynağı, hastanenin idârî, tıbbî ve hasta hizmetlisi kadrosunun gönüllerinden taşan sevgi ve alakanın, hastane binasının sınırlarında sona ermemesinden kaynaklanır.. Kaldıki iyilik, güzellik ve sevginin taşan nehirlerine sed çekilebildiği nerde görülmüş?!
Evet, o bir hastane.. Ancak sıradan bir hastane değil.. Burada tedavi gören hasta, doktor eliyle gelen iç huzur ve itminânın, bedeninde tepeden tırnağa yayıldığını hisseder. Derken hasta ile doktorun kalbleri irtibata geçer, tavsifi zor ve ifadeye dökülmesi imkânsız çok özel bir dille birbirleriyle konuşmaya başlarlar. Bu dil “ihlas” dilidir ve onu ancak “Kalb ve ruhun derece-i hayatı”nda yol alanlar, ruh terbiyesi alanlar, geceleri halvet koyunda sabahlayanlar ve yeryüzünde horlanmış hakir görülmüş kimselerin dertlerini yaralı gönülleriyle terennüm etmek suretiyle yüce dergâha ulaştıranlar başarıyla kullanabilir.
Doktorları, hemşireleri ve çalışanları tümüyle farklı bir tarzdan.. Benlikleri itibariyle, şahsî menfaatleri yönüyle ve dünyevî hazları açısından fena sırrına ermiş kimselerdir bunlar.. Dünyayla irtibatlarını -dünyanın kendine bakan yüzü itibariyle- bütünüyle kesmişlerdir.. Böylece iyilik, sevgi ve barışın ideal hizmetçileri olmuşlardır. Hasta olarak onları ziyaret edenlere, bildiğimiz manadaki ilacı, hapı, şurubu vermezden evvel, onlara emniyet ve ümit iksirini sunarlar. Mübarek elleri bir hastaya değmeyiversin, hasta bir anda saf Kevser kaynağından ruhuyla yudumlamış gibi olur. Gayrı ondan sonra o hastanın bedenine ve gönlüne hastalık nasıl yol bulsun?! Rabbim kem gözlerden muhafaza buyursun bu güzide kadroyu! Ne güzel insanlardır onlar!
Sıradan bir hastanede, ana kapıdan adımını atanı, ilaç kokusu, dezenfekte ve temizlik ürünlerinin boğucu atmosferi karşılar da, daha ilk anda insana “kabz” halini yaşatır, kasılmasına sebebiyet verir ve onu moralsizliğe iter. Ancak “Sema” hastanesinin bağrına ilk adımını atar atmaz, kişiyi Cennet kokusu sarmalayıverir ve ruhun öteler esintili duru iklimi ile yoğrulmuş melekutî bir ilkbahar esintisi coşturur gönlünü. Bu iklimde her şey tebessüm eder.. sinesini, yaralı ve mahzun gönüllere ummanlar kadar ve inşirah içinde açar.. onları bağrına basar.
Bu atmosferin güzide kadrosunun yüzlerinde açan güllerle, etraflarına dağıttıkları gülücükler, birer tebessümden ibaret, doğru.. Ancak bildiğimiz tebessümlerden çok farklı.. Sadece insan bedeninin tedavisine yoğunlaşan sıradan hastanelerdeki birçok doktor ve hemşire de yüzlerine tebessümler resmeder. Ancak onların bu zoraki gülücükleri hastayı emniyet ve güven içine çekme yerine, onun daha da ürkmesine, korkuya kapılmasına ve ümitsizlik yaşamasına sebebiyet verir. Çünkü hasta görür ki bu tesebbümler, rengi atmış, sararıp solmuş “gül”ücüklerdir. Ve bilir ki, bu kabil bir tebessüm, “görev” icabı olan ve tedavi esnasındaki “rutin” işlerinden biridir. Ruhtan yoksun ve içe inşirah salmaktan uzak, ölü tebessümler.. Zira yalnız bedeni tedavi etmeye kilitlenmiş tıbbî kadrolar, sadece birer görevlidirler.. Onların durumları tıpkı haber spikeri gibidir; korku dolu olayları, savaş, ölüm ve yıkımla ilgili haberleri aktarır da, her bir fâcia haberini bitirdikten sonra yüzünde “soğuk” bir gülücükle bu üzücü haber faslını noktalar. Ancak “Sema” hastanesinde hasta, gülücüklerin -ağaç misali- dört bir yana dal budak saldığını görür, güzel kokulu çiçeklerin açtığını müşahade eder ve çok uzaktan da olsa, gönlü cezbeye getiren, onu kendine doğru çeken “yaban gülleri” gibi bu “gül”ücüklerin mis kokular yaydığını ruhunun soluklarıyla koklar.
Bu güzide kadro canla-başla çalışır.. Tavsifedilemez bir performansla servisler ve hasta odaları arasında mekik dokur; bir hastaya tıbbî müdahalede bulunur, diğerinin enîs-u celisi olur, bir direğini ise sevgi ve ümit bakışlarıyla sarıp sarmalar. Sürekli işleyen bir hareket ve yeniliklere yelken açan faaliyet, hastanenin her köşesinde bir nabız gibi attığı görülür.. Dolayısıyla bu güzîde bina, bir arı kovanı misali canlılık ve hareketlilikle ihtizaza gelir ve âdeta her tarafından ihtiyaç sahiplerine şifa kaynağı bal damlıyor gibi olur.. Bir defasında, hastanenin asansöründe yaşlı birine denk geldim.. Beni gördüğünde, elbisemi garipsedi ve benim uzak diyarlardan buraya geldiğimi anladı.. Yanımdaki refakatçiye durumumu sordu.. Refakatçim birkaç cümle ile bu hastaneye gelişimi anlattı.. Bunun üzerine bu yaşlı zat bana döndü ve şöyle dedi: “Allah’ın izniyle şifa bulacaksın, zira tedavi için doğru yeri seçtin!”
Bütün bu başarılarının altında yatan sır, bu fütüvvet ruhuna sahip erlerin, yaptıkları işin büyüklüğüne tam inanmalarında ve işlerini Rabbilerinin teftişine sunuyormuş gibi en ihlaslı bir şekilde yapmalarında yatar.. Basiretlerinin derinliğiyle hastaya bakar, onun derûnuna nüfûz eder; içinde kopan ızdırap fırtınaları ve ruhî acılar çeken “insan”ı görmeye çalışırlar.. Derken, önlerinde duran hastanın, çamur ve balçıktan yaratılan bedenini muayene, onu tahlil ve tetkike tabi tutmazdan evvel, sahip oldukları basiret gücü ve kalp gözüyle, hastanın gerçek muzdarip olduğu “hasta” yönüne muttali olurlar...
Hakiki doktor, hasta olarak önüne gelen “insan”ı, bölünmez bir bütün olarak, maddî ve manevî yönünü birden mütalaaya alarak tedavi etmeye çalışan kimsedir. Değilse, hasta kişiyi, bir parçası âtıl olmuş mekanik bir alet olarak gören ve onun bu bozulan parçasını tamire yahut değiştirmeye kalkışan kimse değil.. Bu bakış açısına sahip “doktor”lar, hasta insanın görünen bir ârızasını gidermiş ve tamir etmiş gibi görünseler de, gerçekte hastanın, tam manasıyla “şifa”nın tadına ermesini, eski mutluluğuna kavuşmasını ve gönül inşirahı kazanmasını sağlamaları asla mümkün değildir. Kaldı ki, ruhen ölü birinin, ruhu yaralı birini tedavi ettiği nerede görülmüş?!
En hayret ettiğim şey nedir, bilir misiniz? Bir doktor düşünün, çalışma masasına güneşin billur edalı ışık tayfları yansımasına mukabil o, bu nurun oluklarından ve ruhun aydınlığından maşrabasını dolduracağı yerde, odasının kapılarını ve panjurlarını kapatır, böylece kendi eliyle kendine kötülük eder. Bu örneği şundan dolayı verdim.. Hasta biri, hastaneye gelirken, doktor ve hemşirelerin karşısında belirirken, kibrinin burnu yerde sürtülmüş, enâniyeti yerle bir olmuş, ruhen ve bedenen teslim bayrağı çekmiş ve âdetâ gassalın elindeki meyyit gibi huzura çıkar. Onun bu durumu tıpkı mescide sığınan günahkar bir kula benzer. Bir kul ki, bu güzide mekana girer, vâiz efendinin önünde oturur, yaptığı günahlarla Rabbisinin hakkını çiğnediğinden ötürü içinde hüzün fırtınaları kopar ve vaaz boyunca, tevbe yolunun kendisi için açık olduğu konusunda ümitvar olmasını sağlayacak bir tek kelime duymaya, bağışlanması için yapması gerekeni işitmeye kilitlenir.. Önünde, tam teslimiyetle belirmiş hastasının, bedeninden önce vicdanını tedavi etme fırsatını kaçırmış bir doktorun durumu; önündeki safta, ümidini kaybetmiş ve iki büklüm olmuş bir kula doğru yolu salıklama fırsatını tepen bir vaizden farksızdır. Hatta denebilir ki, Allah’ı tanıttırma, O’nu bulma konusunda yardımcı olma açısından bir tabib, onlarca maharetli vâizden daha fazla hizmet etme imkanıyla karşı karşıyadır. Böyle bir doktor, dini terminolojideki tek bir kelimeyi telaffuz etmese bile, bu tesire sahiptir. Hastasıyla muayene yahut tedavi için baş başa kaldığında -gönlünün diliyle ruhunun bestesini terennüm ettiği sürece- gözleri ve dokunuşları, kendine has bir şive ile dile gelir. İnanan bir gönüldeki “sessiz ve sözsüz ahlak”, derinliğinin erişilmezliği ve uzunluğunun takdir edilemeyişi itibariyle, tıpkı ova-obalar arasında sessiz-sedasız akan debisi yüksek bir nehir gibidir. Böyle bir tarz, ırak yerlere ulaşmada en keskin bir yol, suya hasret toprakları sulamada en güçlü bir metot ve uzak mesafeleri dürmede en isabetli bir üsluptur.
Gerçek manasıyla doktor, aldığının birkaç katını verebilendir. Dahası, sürekli veren ve hiç almayandır. Zira zaruri olan iaşesini karşılama hususunda almış olduğu basit maddi karşılık, hastasına üflediği diriltici ruhun bir nefesini bile karşılamaz.. Nitekim böyle bir doktor, hastasına ruhundan damıttığı iksiri sunmaktadır.
Bütün hastalar, hastanelere girerken, üzüntü ve tasayla dolu karanlık bir tünele girmiş gibi olurlar. Bu yüzdendir ki hastanede yatan hastaların gece-gündüz tek dertleri, bir an evvel bu kasvetli ortamdan kurtulma ve enginliklere tekrar açılma ile atar durur. Bu hastanelerden biri hariç: “Sema” hastanesi.. Burada hasta, yatağa uzanır uzanmaz, gönlü nurdan iplerle dolanır ve doğrudan “Sema”larla irtibatlanır, oradan beslenmeye başlar. Derken latifeleri, ulvî âlemlerden melekut ilacını algılamaya ve tadına ermeye başlar.. Bir damla, bir damla daha, bir damla daha.. Ardı arkası kesilmeyen damlalar.. Her bir damla ona, yeniden hayata tutunma adına ne ümitler ne ümitler bahşeder. Tıpkı serum şişesinden, hastanın kanına karışan canlılık ve dinçlik kaynağı gıda gibi.. Damakları, tadabileceklerini tattığı andan itibaren de, bu gönüller, hastaneye ve hastane çalışanlarına gönülden bağlanmaya başlar; derken, buradan kurtulma anını unutmak bir yana, dışarıdaki iş-güçleri, hatta sahip oldukları mal-mülklerini bile unutur hale gelirler. Dahası, çocuklarını bile unutanlara rastlamak mümkün.. Zira bu atmosferde, kapılarını çalan her bir doktor ve hemşireden taşıp gelen yuva sıcaklığı onları sarmalar ve onlara aile sevgisi ortamı yaşatır. Doktorundan temizlik çalışanına kadar hastanenin hemen bütün personelinde görülen ve aynı tonda sürüp giden bu zarafet ve ince ahlakın, hastayı gözettiği ve ona kol-kanat açtığı görülür.
Sema Hastanesi, rastgele varlığa yol bulmuş değildir. Etrafındaki her bir nâdide ağaç da, abes yere bitmemiş. Aksine bu müessese, Rabbâni bir Hizmet’in ürünü olarak meydana gelmiştir.. Öyle bir hizmet ki her bir ferdi, insanlığa hizmet yolunda adanmış, dört bir bucakta nurlar saçmak üzere çaka çaka yanıp kül olmuş, böylece fenâya ermiştir. Bu binanın yapısı taş, çimento ve demirden değil, aksine varlığa karşı besledikleri derin sevgi sebebiyle kendinden geçmiş âşıkların kaburgaları, fatihlerin pazuları ve şehid ile sıddîklerin kanlarıyla yoğrulmuştur âdeta.. Bir topluluk ki, dört bir yanda emniyet ve huzurun bayrağı dalgalansın diye, en değerli varlıkları olan ruhlarını Allah’a sunmuş, derken candan ve cânandan geçmiş, dünyevî zevklerini ayaklarının ucuyla kendilerinden uzaklaştırmış, donduran buzullardan yakıcı çöllere kadar dört bir yana hicret etmek suretiyle Allah Resulü’nün müjdelediği garipler kervanına katılmış güzide insanlar.. Okul ve hastaneler vasıtasıyla, kapkaranlık dünyaya, hala iyilikten eser kaldığını haykırmak, bir şafak vakti bütün yeryüzüne bu iyiliğin ışıyacağını müjdelemek üzere..
______________________________
(*) Makale, Nisan 2008’de Arapça olarak kaleme alınmıştır.
(*) Prof. Dr. Ferid el-Ensârî: Aslen Faslı olup, ülkesinin ileri gelen alimlerindendir. İlahiyatçı ve Edebiyatçı kimliğiyle eserler telif etmiştir. İlmî tebliğler sunmak üzere Uluslararası sempozyumlara katılmıştır. Fas’ın Miknes eyaletinde âlimler meclisi başkanlığını yürütmektedir. Aynı zamanda Mevlâyâ İsmail Üniversitesinde Öğretim üyesidir. İlmî kişiliği ve gönül ehli olması yanısıra aynı zamanda güçlü bir hatiptir. Hutbe ve vaazlarını binlerce kişi dinlemekte, kaydedilmek üzere birçok kişinin istifadesine sunulmaktadır.